|
ANKARA İNANIŞLAR HASTALIK ve TEDAVİ USULLERİ İLE BAZI İNANÇLAR Bu bahsi bilhassa almayı öngörüşümüzün sebebi, yıllarca ihmal
edilmiş bir şehrin, o yıllardaki tedavi usulleri ile bu günkü başkent Ankara'nın
tedavi usulleri arasındaki; o muazzam tekamül ve inkişafı göstermek bakımından
istifadeli gördüğümüzdendir. Yıllar süresi ihmal edilmiş, dertli bir Anadolu var, o
Anadolu ki; koskoca bir İmparatorluğun yükünü zayıf omuzlarında, yıllarca yokluk
ve sefalet içinde izdırap duyarak taşımış, asker demiş vermiş, vergi demiş
vermiş, ama kanayan yarasına ne bir merhem koyan olmuş ne de elinden tutup
kaldıran bir kimse bulunmuş. İşte kendi kaderine bırakılan, ıstırap ve acı ile dolu
Anadolu'nun bu izdirap ve derdinden bol bol nasibini alan Ankara'da; hastalık
denilen o korkunç afet, elinde tırpanı ile yıllarca kol gezmiş, daha yavru
doğmadan onu öldürmüştü. Ankara ki İmparatorluğa yıllarca vilayet merkezliği yapmış,
beylerbeylerinin ülkesi olmuş, yani ikinci derecede bir vilayet iken, kanayan
yarasına neşter vurulmamıştı.
Cahil kalan halk, hastalığına, derdine devayı maaselef hurafede aramış ve onun
pençesinde ölüp gitmiştir. Aşağıda vereceğimiz ve halk arasında çok yaygın olan bir iki
misal; hastalığın ne yollarda tedavi edildiği ve bazı itikat ve inançların bu
tedavilere nasıl hakim olduğunu, bir ibret levhası olarak gözlerimizin önüne
bütün çıplaklığı ile sermektedir. Çok değil bundan en az 60-70 yıl önce Ankarası'nda ne doktor,
ne ilaç, ne de hastane vardı. Doktor yerine cerrahlar vardı. Bunlar muhtelif
otlardan yaptıkları, hap ve merhemleri hasta kimselere verirler, bıçak ve kurşun
yaralarını tedavi ederlerdi. Son yıllarda Ankara'da, Vasilaki ve İstavraki adlı iki doktor
vardı. İkisi de iyi doktor olmasına rağmen, "Adam sende, kırk yıl kıran olmuş da
vadesi gelen ölmüş" inancı içinde, hastalanan yüz kişiden ancak üç kişi bu
doktorların kapısını çalmıştır. İlaç malzemesini atarlar satardı. En mühim
ilaçlar; Kına kına, sinameki ve İngiliz tuzu idi. Midesi veya iç uzuvlarından
birisinden hasta olup ölenlere "Barsakları dolandı da ondan öldü" derler, çocuğa
havale mi geldi, doğru vergi başkatibi Mahmut efendiye; sarılık mı oldu, bu
hastalığın ocağı Kütükçülere, kırık çıkık mı var, Kelleci Ali dayıya, kuduz mu
oldu, Kılcı Yogi'ye, sivilce veya çıban mı var doğru Burçaklar köyüne, ishal mi
oldu, leblebi kavutu yesin, dişi mi ağrıdı, doğruca Saraçlar çarşısında berber
Arif dayıya, ya git. Kasap pil Kadir ağaya koşsun, yarısı içerde yarısın dışar
da kerpetenle söksün... İşte dünün kendi kaderine terkedilmiş, Ankarası'ndaki tedavi
şekli bu iken, bugün hastalığın tedavisinde nerelere geldiğimizi göstermek için
bu mevzuyu almayı öngörmüş bulunuyoruz. Ankara'ya ilk gelen Türk doktoru Neşet Ömer bey ve Dr.
Selahattin beydir. Şimdi, bir iki misal vererek eski tedavi usullerini görelim:
Sarılık: Halk arasında sarılık olarak yaygın olan bu
hastalığın tedavi şekli de enteresandır. Sarılık olan bir kimseye, bir altın
parçasını suya atarlar, ıslatırlar ve hastaya bir hafta suyunu içirirler. Keza
sarılık hastasını da bu hastalığın ocağına götürürler. Sarılığı kes¬tirirler.
Kestirme işi şöyledir: Hastanın alnının ortasını hafifçe us¬tura ile keser. Akan
kanı alır, hastanın yüzüne sürer, bir hafta
perhiz verir, acı ve bulgur yenmez. Sıtma: Sıtmalı hastaya da hastalıkla hiç ilgisi
olmayan birtakım âdetler tatbik edilir. Mesela sıtmalıyı alıp bir türbeye
götürürler. Orada sıtmalının bileğine ip bağlanır. Dedeye adak adanır, mum
dikilir ve türbenin penceresine bir bez bağlanır. Sıtmalı çocuğa. dağda çobanın
gezdirdiği kuru ekmek suda ıslatılarak yedirilir. Ayı tüyünü veya yılan kabuğunu
yakıp dumanına hastayı tutarlar. En güzeli de sıtmalı çocuğa, iki kumalı (iki
evli) kimsenin ekmek teknesinden ekmek çalarlar, onu çocuğa yedirme şeklidir. Oklama: Nazardan başı ağrıyanları oklarlar. Ocaklı
kadın eline bir oklava alır, hastanın başında bazlama tahtası tutulur. Ocaklı
kadın kendi kendine şöyle konuşur. Selamün aleyküm
Aleyküm selam
Tatar nerden geliyorsun
Tatar handan geliyorum
Ne vurursun
Sancı vururum
Vurmam
Vururum
Vurmam
Vururum
Vurmam
Vururum
der ve tahtaya yavaş yavaş vurur. Bu hareket üç defa tekrarlanır. Boğmaca: Boğmaca olan çocuk, Arslanhane'de caminin
önündeki taşa yatırılır, derviş veya ocaklı bıçakla boğazını sıvazlar. Yahut Ak
Şemsettin Türbesi'nin anahtarını boğazına sürerlerdi. Türbeye bırakılan bir
gömleği bir gece durduktan sonra çocuğa giydirirler, 40 gün çocuktan
çıkartmazlar di. Benden evvelki iki kız kardeşim de bu yolda tedavi
gördüklerinden maalesef zavallılar ölmüşler. Bulgur Püskürmesi: Kan bozukluğundan ötürü vücutta
çıkan ufak kırmızılıklara bulgur püskürmesi denirdi. Ocağı Hacettepe'de idi.
Ocaklı kadın ağzına doldurduğu bulguru, vücuttaki kırmızı beneklere püskürür,
okur, üfler, bulgurla sıvazlar, bir haftalık perhiz verirdi. Çiçek: Çiçek çıkartan çocuklara Hakik taşı ile Bakır'ı
çocuğun alnına takarlar, kırk gün durur. Dumandan, yemek kokusundan tecrit
ederler, bol bol tatlı yedirirler, çiçeğin beyi çıkmasın diye kabuklarını çocuğa
yedirirlerdi. İshal: İshal olana koruk suyu, yahut miyane kavutu
(kavrulmuş un) aç karnına yedirilir, yahut da ahlat (Yabani Armut) hoşafı
içirilirdi. Hacahmat - Kan aldırma: Mayıs ayında, ilkbaharda kanı
gür olanlar, sağ ayağından sol kolundan kan aldırırlar. Kanalmak (Neşterle) (bir
nevi yaylı keskin bıçak) kol damarına yerleştirilir, yayını bırakır bırakmaz
bıçak damarı keser ve kanı akıtır. Ekseriya berberler bu işi yaparlardı. Nezle: Nezle olan kimsenin başına deve yününü
sararlar. Ayrıca tuzu kavururlar, bir torbaya koyarak nezle olanın başına
sararlar. Hastanın yüzüne al bir örtü örter, üzerine pamukları kor ve yakardı.
Ondan sonra da en fecisi örtüyü kaldırır, yüzünü gözünü tükürük içinde
bırakırdı. Buna Alazlama denirdi. Bademcik: Bademciği olan kimseler de keza ocağına
gider, ocak başparmakla bademcikleri ezer ve sap kavrularak dövülür, hastanın
boğazına kamış bir boru ile üflenir. Basma Hastalığı: Bu günün tıbbında farenjit denilen
hastalık olur, tatlı elmayı ateşe gömerler ve hastanın boğazına sararlardı. Baş Ağrısı: Başı ağrıyan kimsenin, kurbağayı alnına
sararlar. Kurbağa ölürse iyidir. Ölmezse etini hastaya yedirirler. Bıçılgan: İnek memelerinin çatlamasıdır. Süpürgenin
ucunu yakarlar. Hayvanın memesine vururlar, yahut bebe toprağını melhem yaparak
çatlaklara sürerler. Yahut da ısırgan otu lapasını sararlar. Göz Çıbanı (Nazar çıbanı): Göz çıbanı çıkan kimseye,
kesilmiş bir koyunun gözü, kına ve su ile karılır, bu melhem çıbana sürülür,
çıban azar üç gün sonra iyi olurmuş. Kan Kabarcığı: Bu kabarcık daha ziyade gözün akında
olur, buna da göz kapağını devirirler, ocaklı kimse gözdeki bu kabarcığı altınla
çizerek tedavi eder. Hıyarcık: Hıyarcık çıkartan kimseye, hıyar turşusu
konmak suretiyle tedavi ederler. İnce Hastalık (Verem): Bu hastalığın ne kadar korkunç
olduğu bu gün malum; bu hastalığa tutulanlara kara eşek sütü içirirlermiş. Bu
sari ve öldürücü hastalığın tedavisi de bu idi. İt Dirseği: Gözünde it dirseği çıkan kimse, bu
hastalığın keza ocağına gider, ocaklı kolunun dirseği ile orayı sıvazlar.
İngin (Yarım Felç): Kadın başı kabağını kaynatırlar ve
bu kabağın içine hastayı gömerler. Körükleme: Bir nevi çıbandır. Ocağına gidilir
körükletilir. Körükleyici kimse, kendiri dider ve yakar, külünü bir kap içinde
yağ ile karar melhem yapar, bu melhemi çıbanın üzerine koyarak çıbanı sarar. Bu
işi ekseriya Museviler yaparlardı. Ekşi, acı gibi şeylere perhiz verirlerdi. Kıt Durgunu: Ekseriye emzikli kadınlarda olur, meme
şişer süt akmaz. Bunun için de emzikli kadın şişen göğsünü içi dolu bir testiye
sokar. Saçını da göğsün üstüne koyarak saç taranır. Kırkın: Kırkı çıkmayan çocuklarda olan bu hastalık,
çocuğun yüzünde yara halinde tezahür eder, tedavisi için, kaplumbağa kabuğunu
yakar, döverler, ince tülbentten elerler içine biraz tuz koyarak; çocuk doğar
doğmaz bu tozla sıvarlar. İğne başı gibi ufak başlı sivilciler olup, buna ilaç
itikat gereğince yapılmaz. Kan İrini: Burun kanamasıdır. Kanı dindermek için;
burnu kanayan kimsenin alnına, kan taşı yüzüğü bağlarlar, ayrıca örümcek ağını
pamuk gibi buruna sokarlar. Siğil (Seyil): Siğilin erkeği ve dişisi olur, dişisi
ürer çoğalır. Siğili olan kimse için Mühanlar köyünden kırmızı bir toprak
getirilir; bu toprağı siğiller üzerine sürerler. Ayrıca ayın ilk çarşambasında,
ellerde kaç tane siğil varsa o kadar buğday tanesini kaynatırlar, bir ipe
dizerler, sokak kapısının arkasına asarlar, kuşlar buğdayı yer siğil de
geçermiş. Sallık: İdrarını tutamayan, aynı zamanda idrarını
yapamayanlardır. Bu hastalık için şu tedavi usulleri yapılır. a - Miyan kökünü ağızda çiğnetip yuttururlar.
b - Arpa unu ile ardıç katranını hap yaparak verirler.
c - Hamam leğeninin içine (derin ve uzun bakırdan) eski saman, deve kığı
(pisliği), soğan kabuğu koyarlar ve kaynatırlar, leğenin üzerindeki deliği bir
kapakla
kapatırlar, hastayı bu tahtanın üzerine oturturlar,
onun buğusunda bir saat kadar oturur.
d - Çiğdem, zamanında koklanmadan toplanır, kaynatılır, içirilir.
e - Mısır püskülü kaynatılarak içilir. Temreğe: Temreğe iki türlü olur biri sulu
temreğe, diğeri kuru temreğe. Sulu temreğeyi arpa ile çizerler. Cevher toprağını
ıslatırlar her sabah aç karnına içirirler. Zehirli Kertenkele Sokması: Çor (tuzlu ayran)
içirilir, ya da sokulan yere eşek derisi sürülür. Sokulan yer boğdurulur ve kuru
zerdali ıslatılarak ezilip sarılır. Kurşun Dökme: Bu âdet ve tedavi usulü hâlâ revaçta
olup, zammımıza kadar gelmiştir. Kurşun dökme, nazar değmiş kimseye, hastaya,
asabi mizaçlı çocuklara, sıkıntılı kimselere dökülür. Kurşun dökme işini
umumiyetle yaşlı kadınlar yapar. Kurşun döken kadın mutlaka ocak ve izinli yani
(fatıma anamızın elini almış) olmalıdır. Biraz kurşun bir kepçe içinde ateşte
eritilir. Bir kalburun içine biraz ekmek, tuz, buğday, arpa, bir bıçak, bir
iğne, bir ayna konulur. Kurşun dökülecek hastanın başına bir örtü örterler.
Kalburu hastanın başına tutarlar. İçinde su bulunan bir tasa eriyen kurşunlan
dökerler. Soğuk suya dökülen kurşunlar haliyle donacaktır. Bu donma halinde göz
göz ve pütür pütür bir manzara arzeder. Kurşunu döken: Gördün mü? göz var der ve
hastayı okur üfler. Bıçakla sığar. Kalbura konulan ekmek, buğday vesaire
köpeklere verilir. Kaşıntı: Vücudu kaşınan kimselere çor içirilir. Çor
bol tuzlu yoğurttur. Dolama: Ocaklı kimse, dolama olan parmağı ağzının
içine alır. Yavaş yavaş, döndüre döndüre ısırır, tükürükle, okur, üfler. Bu
hareketi üç kerre yapar. Ocaklılar ekseriya bu işler için para almazlar. Para
yerine, köpeklere ekmek verdirir. Yağlı çıra ateşte yakılır ve yağlan çatlaklara
sürülür. El Terlerse: Hiç tanımadığı bir kimsenin evine
girilir. Yatak ve yorganına el değdirilir. Terleme geçermiş. İşte yukarıda bol bol saydığımız hastalıkların devası da
bunlardı.
|